Turan Aziz Beler


 "KUMBABA"YI MARKA YAPAN ADAM

Turan Aziz Beler’i tanımış biri olarak, onun canlı kişiliğini, hakkındaki haberler ve kendi üzerine yazılan tezden yararlanarak aktarmayı deneyeceğim. O Şile’yi çok seven bir “yabancıydı” gözümde. Şile’nin kendine has yavaş ritmini bilirdi.  Tez canlıydı, iş odaklıydı. Şile’nin özellikle Almanca konuşan bölgelerde tanıtımı için her şeyi yaptı. Hatta haddimi aşarak belirtmeliyim ki, tarihi de Kumbaba markası için biraz eğip büktü.

Turan Aziz ilk görünüşte bir otel işletmecisinden ziyade, fötr şapkası, ağzında piposu ile bir arkeoloğu andırırdı. Nitekim topladığı antik nesneler ile tescilli küçük çapta bir açık hava müzesi oluşturmuştu. Ayrıca araştırmalar yapmış, referans verilen yazılar kaleme almıştı.

Bundan sonraki metin temel olarak, Dilara Karakaş’ın “TURAN AZİZ BELER’İN ROMANLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME “ başlıklı tezinden alıntılar ile ilerleyecektir.

Turan Aziz Beler, 1912’de İstanbul’da doğmuştur. Kayıtlı olduğu kütük İstanbul, Kadıköy’dür. Annesi Fatma Ferhunde Beler, babası ise uzun yıllar Amerika’da müteahhitlik yapmış Nuri Aziz Beler’dir. İstanbul’un tanınmış ve mazbut bir ailesine mensuptur. Turan Aziz, küçük yaşta Avrupa’nın muhtelif memleketlerini dolaşır ve buralarda eğitim görür. Toplamda on beş seneden fazla yurtdışında kalmış olan Turan Aziz Beler 1932 yılında Amerika’ya gider.


Amerika’da aldığı gazetecilik eğitiminden sonra 1936’da Türkiye’ye döner. Türkiye’ye döndükten sonra gazetecilik, çevirmenlik, roman ve hikâye yazarlığı yapar ancak bu mesleklerde umduğunu bulamayan yazar 1953 yılında eşi Trude Beler ile birlikte Şile’de açmış olduğu pansiyonu ölümüne kadar işletir. Resmi kayıtlara göre Turan Aziz Beler 15 Kasım 1988’de İstanbul’da vefat eder.

Turan Aziz Beler’in daha ilk romanı Sevda (1942) ile başlamış olduğu –ki Sevda esasında bir aşk romanıdır- doğru ile yanlışı gösterme, ders verme kaygısıdır. Doğru ile yanlıştan kastımız ise modernleşmenin ne olup olmadığı konusudur. Beler’in bu konuya ilk olarak Bit Yüzünden (1942) adlı hikâyesi ile değindiğini görürüz.


Bu hikâyenin ardından ilk romanı Sevda (1942) ile yeni kurulan devletin olanaklarını lehine kullanarak varlıklarını arttıran böylece toplumda yeni bir sınıf oluşturan “türedi” zenginlerin aile yaşantıları, evlilik, çocuk yetiştirme ve sosyal yaşam anlayışları gözler önüne serilir. Öyle ki yazarın ikinci romanı Türedi Ailesi (1943) devrin önde gelen ailelerini kızdırmış, hatta Sadi Gezdur, eşi Harika Gezdur ve kayınvalidesi Şerife Gemici; Beler’e adı geçen romanda kendilerini anlattığı iddiası ile tazminat davası açarak yazarın hapse girmesine neden olmuştur.

…

Eğitim gördüğü okulları Almanca yazmış olduğu ve ölümünden önce yayımlanan son kitabı War Adam Ein Türke’de eğitim anlamına gelen “Studium” başlığı altında sıralar. Yazar bu eserinde belirttiğine göre, İtalyanca öğrenmek için İtalya’nın Genoa [Genova] şehrine gider. İstanbul’da Almanca okuluna, Fransa’da ise Fransızca konuşma kursuna katılır. Son olarak Amerika’da Internationales Journalisten College [Uluslararası Gazetecilik Okulu]’a devam eder (1932).

…



Turan Aziz Beler’in Amerika’dan Türkiye’ye döndükten sonra yayımladığı ve ilk Türkçe sinema dergisi olarak lanse ettiği Haftalık Sinema’nın yayımlanmaya başlama tarihi 1937’dir.

..

Hapisten çıktıktan sonra ise Turkish Times isimli İngilizce, günlük bir gazete çıkarır. Bu gazete ile ülkeye gelen turistlere hitap eder. Turist akımının durması sonucu gazete iflas eder ve Turan Aziz de Şile’ye çekilir.

…

Hapisten çıktıktan bir süre sonra Beler; eşi Trude ve kızları Nur ile Şile’nin Kumbaba mıntıkasında pansiyon ve otel işletmeye başlar.

…

Turan Aziz Beler’in işlettiği ve resmi kayıtlarda “Motel Kumbaba” olarak geçen “Çöl Misafirhanesi” 1953 yılında Şile’de açılan ilk resmi izinli işletmedir. Kendisinden sonra pek çok yeni pansiyonun açıldığı Şile’ye yaptığı katkılardan ötürü Turan Aziz Beler’in ismi Kumbaba’daki bir caddeye verilir.

…

Beler, 1988 yılında işletmesine gelen turistlerin çoğunun Alman olduğunu da hesaba katarak Almanca yazdığı War Adam Ein Türke adlı kitabını yayımlar. Bu kitapla pansiyonuna gelen ve Türkler hakkında yanlış bilgilere sahip olan turistlere Türkiye’yi tanıtır. Kitap o güne değin misafirlerinden en çok duyduğu sorulara yazılı bir cevap niteliğindedir. Turan Aziz Beler’in uzun bir aradan sonra yazdığı ilk, ölümünden önce yazdığı son kitaptır.

27 Ağustos 1969 Yılında Ümit Deniz Milliyet gazetesinde Turan Aziz Beler’e  yer verir:

Türedi Ailesi hikayesinden sonra Turkish Times isimli İngilizce günlük bir gazete çıkarmış sonra turist akınının durması üzerine iflas edince de Şile'ye çekilip sazdan bir kulübe yapmış ve başını dinlemek istemiş. İşte otelcilik macerası bundan sonra başlıvor:

“Şuraya gel” sazdan bir kulübe yaptım. Niyetim sakin asude bir hayat yaşamaktı. Fakat ne mümkün, turistler gelip kulübemin birer köşesine yerleşmeye başladılar. Bu sefer ben açıkta kaldım. Ama baktım bu işte para var, bunun üzerine kaldığım araziyi tarla sahibinden satın aldım. 15 yılda buraya tam birbuçuk milyon lira döktüm. Şimdi yarım milyon metrekarelik arazim var. Senede benim otel ve motellerim yüzünden memlekete en az 40 bin dolar (yaklaşık olarak 400 bin TL.) döviz girer. Bu her yıl da biraz daha artmaktadır.



Turan Aziz Beler «Kumbaba denilen bir mıntıkada turistik tesislerini kurmuş. Burayı da «Karadenizde bir çöl misafirhanesi diye tanımlıyor ve tanıtıyor. Müşterilerinin yüzde 98'i Alman, Avusturyalı ve İsviçreli. Şu tuhaf tecelliye bakın ki, diyor. «Kumbaba'yı Avrupalılar bizim vatandaşlardan daha iyi tanıyorlar. Eşi Trude de Avusturyalı bir otelci ailesinin kızı Yazın üç ay burada çalışıyorlar Kışın da Avrupa'ya giderek kendi tesislerinin propagandasını yapıyorlar. Çöl Misafirhanesini Beler eşi ve kızı Nur ile birlikte bir aile işletmesi olarak çalıştırıyor. Bu sahayı onlar ağaçlandırmışlar. Kuyular açmışlar. Misafirhaneyi Ahmediye deresi (Pot deresi) ikiye bölüyor. Beler Turizm Bakanlığına müracaat ederek bu dereyi de vaftiz etmiş. Şimdi Ahmediye'nin adı Türk Nil’i olmuş. Haritalara böyle geçiyor Orijinalite olsun diye kumların ortasına bir taka çektirmiş. Adını “Soyun” koymuş. Bir tarafında erkekler öbür tarafında kadınların soyunacağı kabineler var.


«Kadillak» ismini verdiği bir eşeği ile iki devesi var. Bunlar turistleri dolaştırıyorlar «Çöl Misafirhanesi» nin en orijinal yanı Harem kısmı. Bir salonu böyle dekore etmişler. Bursa'daki Sultan Murat'ın sarayının tavanını, Gazi Osmanpaşa'nın konağındaki tavan göbeklerini buraya yerleştirmiş. Yerlerde minderler kenarlarda sedirler. Buraya giren Avrupalılar bayılıyor. Zira Avrupalı erkekler burada sedirlerde oturup hanımlara buyuruyor. Kadınlar ise cariye misali, onların dizleri dibine çöküp emir bekliyorlar. Müzik yok. Orkestra yok. Dans yok. Turist; kum, güneş, deniz ve tabiatla başbaşa. Her akşam Harem'de bir Nasreddin Hoca hikâyesi ile bir de «1001 Gece Masalı anlatılıyor. Avrupa’daki bütün turistik Kod'larda Çöl Misafirhanesinin adı var. Turan Aziz bunları dostlarına gösterip gösterip: «Azizim hesap pusulası yazmak roman yazmaktan hem daha kolay. Hem de daha kârlı diyor ve basıyor kahkahayı...”




Ümit Deniz röportajında söylediği gibi Turan Aziz, oryantalizmin tüm kodlarını kullanarak Karadeniz sahillerinde büyülü bir ortam yaratmayı başarır.  Zaten şapkası ve her zaman elinde olan piposu ile o yabancı bir arkeolog gibi görünürdü.



Bülent Berksan anlatıyor:

 “Turan Bey’i birçok defa görmüştüm. Babam (Dündar Berksan) Kumbaba’nın teknik konularda sorunlarını çözüyordu. Turan Bey ile ailece dostluk ilişkisi de vardı. En hoşuma giden şey sal ile karşıya geçip motel kısmına gitmekti. Tel yardımıyla Salı çeke çeke süren bu kısa seyahat her defasında farklı bir dünyaya geçişin yolculuğuydu sanki.  Turan bey pragmatist bir iş insanıydı gözümde. İşlerini en kısa zamanda çözmek isterdi. Ahşap evin girişinde bulunan taş basamakları istemişti. (Bu eski taşları Kumbaba’da kullanmak için) Önerisi tabi ki kabul edilebilir değildi.

 İşlerinin hemen ve öncelikli yapılması konusunda babama sitem ettiğini hatırlıyorum. İnsanlar ile ilişkisinde mesafeliydi. Benim de iz bırakan bir anım oldu kendisiyle. Sanırım “Görgü” kitabını ya masanın üzerinde bırakmıştı ya da tutmam için bana vermişti. Kitabın kapağını merakla açtım. Turan bey hemen görgü dersimi verdi, “başkasının kitabına izin almadan bakılmaz”. Sanırım ilkokuldaydım o anı mahcubiyetle anımsıyorum.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder