Şile’de sinemanın tarihi 1930‘lara kadar gider. Daha önce Necati Kapancı’nın Akın Oteli’ndeki sessiz sinema gösterilerinden söz etmiştim. 8mm. lik film makinesinin gösterim hızının Necati Dayı'nın kol kuvvetine bağlı olması, Charlie Chaplin'in (Şarlo) o meşhur hızlandırılmış hareketlerine muhtemelen doğal bir ritim katıyordu. Kendisine gönderilen o dönem filmleri aldığı şirketin film listesini de paylaşıyorum.
İsmet Ay anlatıyor: Üç otel vardı. Bu otelin birinde (Akın) sessiz sinema oynatılırdı. Otelin çok efendi, sanatçıları seven, munis sahibi (Necati Kapancı) vardı…
Daha sonra Yine Akın’ın zemin katındaki salonunda seyyar sinemacı tarafından belli günlerde sinema oynatıldığını biliyoruz.
1953-54 yıllarında Necati Kapancı Ahmet Erge ile bir sezon devam eden yine Akın Oteli’in salonunda sinema gösterimi yapar.
1950’ler ortasından itibaren Şile’nin tek sineması “Berksan Sineması” ismiyle Dündar Berksan tarafından işletildi. Televizyon öncesi çağda, tiyatro ve diğer sahne gösterilerinin ulaşamadığı kasabalarda tek eğlence sinemaydı.
Başlangıçta ailenin kahve olarak kullanılan mekânında, 16mm. lik makine ile film oynatılmaya başlanır. Şile’nin ancak 2000 olan nüfusu, haftada 7 gün sinema gösterimi için ticari açıdan yeterli değildi. Çözüm olarak, haftanın 5 günü civar köylerde hafta sonu da Şile’de gösterim yapılmaya başladı.
Bir tür haftalık köy sinema turneleri diyebileceğimiz bu etkinlikte, nüfusu görece büyük olan köyler tercih ediliyordu. Ağva, Ömerli ve Şile’ye yakın Beykoz köylerinden, Bozhane, Polenezköy, Sırapınar ve Cumhuriyet köylerine gidiliyordu.
1952 model Austin pikap aracın arkasına jeneratör ve sinema makinesi konuyordu. Geceleri gösterim yapılan kahvehanelerde, ya da arabanın koltuğunun yatırılması ile oluşan mekânda yatılıyordu. Zor ama bir o kadar da keyifli bir uğraştı. Yolculukların kış aylarının zor koşullarında da yapıldığını not edelim.
Bu süreçte kısa bir süre Osman Karan (Osman Kaptan) ve daha sonra uzun yıllar Mehmet Demir Dündar Berksan’ın yardımcısıydı.
Bülent Berksan anlatıyor: Bu dönemde tatil zamanı ben de bu haftalık turnelere katılırdım. Öğleye yakın köye varılır, sinema oynatılacak mekânda ki bu genellikle köy kahvesi olurdu, düzen alınırdı. Köylerde elektriğin olmadığı düşünülürse, jeneratör gürültüsü ve gösterim öncesi çalan müzik, sinemanın geldiğinin de habercisiydi. Yemekleri babam veya yardımcısı Mehmet Demir yapardı. Daha sonra jeneratörün sağladığı elektrik ile sinema oynatılırdı. Gece de arabada ve kahvelerde kalınırdı. Ertesi sabah diğer köy için yola çıkılırdı. En çok bende iz bırakan Polenezköy’ün farklılığı idi. Polonyalı göçmenlerden oluşan köy çok moderndi. Tam bir batı yaşantısı vardı. Polenezköy’deki bakkaldaki ürün çeşitliliği hiçbir köydekinde yoktu. Kadınlar ve erkekler en şık kıyafetleri ile sinemaya gelirlerdi. Bizim köylerimiz muhafazakâr olduğu için kadınlar genellikle ayrı ve arka sıralarda yer alırdı.
Seyyar sinema dönemi bir aşamada biter.
1960’larda dört ve üç günlük periyotlarda haftada iki film oynatılmaya başladı.
Bahçe içinde yer alan kahvehanenin bir cephesi açılarak uzatılır ve bahçe bölümü yazlık sinema olarak kullanıma açılır. Kış geldiği zaman 1x2 metrelik ahşap panellerle bu bölüm kapatılır. Yazın panolar kaldırıldığında 70-80 kişilik sinema yan bahçenin ilavesiyle 200-250 kişilik bir kapasiteye ulaşır. Etrafı evler ile çevrili, bir kısmının üstü kapalı (kışlık bölüm) bir mekândan söz ediyoruz. Bahçenin yan tarafı duvar ile kapatılmıştı. Duvar boyu asma ağacı vardı. Yer tarif edilirken “asma altı olsun” denirdi.
1960’lar sinemanın altın çağıdır.
Levent Berksan anlatıyor: “Sinemanın yazın iki önemli oturma sırası vardı. Setlere denk gelen 8 ve 14.sıralar, (bu bölüm bahçe zemininden yüksekti.) herkesin kapmak için yarıştığı sandalyeleri oluşturuyordu. Bir ara bu sıralar önceden ayırtılıyordu. Gişe açıldığında ilk gelenler bu sıralardan yer almak istediğinde tartışmalar yaşanıyordu. Bunu önlemek için önceden ayırmayı kaldırdık. Yeni sistemde gişeyi açtığımda en ön sırada bekleyen Harun Kolçak sonunda istediği yerleri alabilmişti.
Yaz sezonu bittiğinde depoda bulunan ahşap panolar çıkarılır ve tekrar monte edilerek yine kışlık küçük sinema haline getirilirdi. Bu mekânı da büyük bir kömür sobası ısıtırdı. Tabi sobayı önceden yakmak da işlerimizden biriydi.”
Yazın genellikle ağırlıklı olarak Hollywood filmleri oynar. Alain Delon ve J.P.Belmando’lu Fransız filmleri de listede yerini alır.
Kışın Yeşilçam, yazın Yabancı (Hollywood) filmleri oynatmak, o dönemin izleyici profilini ve sosyolojik yapısını çok iyi özetler:
Kışlık Sinema (Yeşilçam): Kışın kapalı mekânda izlenen yerli filmler; aile bağlarını, mahalle kültürünü ve yerel değerleri pekiştiren duygusal bir sığınaktı. Seyirciler, bu filmlerde muhtemelen toplumun o dönemki ahlaki ve sosyal kodlarını, acılarını ve sevinçlerini bulurlar.
Yazlık Sinema (Yabancı Filmler): Yaz akşamlarının serinliğinde, yıldızlar altında izlenen yabancı filmler ise "dünyalılaşma" arzusunun bir yansımasıydı. Paris moda günleri ve haber özetleriyle birleşince, bu yabancı filmler kasabanın hayal gücünü okyanus ötesine taşıyordu.
Dünyaya Açılan Pencere ve "Haber Özetleri"
Televizyonun henüz hayal bile edilmediği o yıllarda, sinema
salonları, bahçe sinemaları toplumsal belleğin ana kaynağıydı.
Filmden önce , "Dünyadan Haberler" başlığıyla kısa filmler gösterilirdi. Bu film öncesi kısa özetler (Pathé News veya Fox Movietone gibi), İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünyayı hem de Paris ve New York’taki yaşamı öğretirdi. Sel baskınları gibi doğal felaketler de bu filmlerde yer alırdı.
Televizyon yaygınlaşıncaya kadar sinema, tek ve rakipsiz bir görsel hafıza kaynağıydı.
Kolektif İzleme: Mahallenin veya kasabanın bir arada güldüğü, ağladığı o sinema salonu, aslında toplumun ortak vicdanının oluştuğu yerdi.
Levent Berksan anlatıyor:
“Film alma günü ilk otobüsle İstanbul’a giderdim. Arabalı
vapur ile karşıya geçtikten sonra, saat 08.30-09.00 gibi Dar Film’in
önündeydim. Kimi zamanlar çalışanlar gelmeden orada olurdum. Dar filmden
16.mm.lik filmleri alırdık. İki bobin halinde olan bu filmlerin ağırlığı nispeten az olurdu.
Erman, Uğur, Acar, Konak, Fitaş ve Gülşah filmler ile
çalışırdık.
Yazın 35.mm. lik makine ile yabancı film oynatıyorduk. Makineyi babam ana parçaları alarak kendi tasarlamıştı. Bir aşamada sinemaskop objektif de ilave etti. O zaman çok prestijli olan, renkli sinemaskop filmleri de göstermeye başlamıştık. 35.mm. lik filmler kutular içindeydi. Ortalama 12 kutu film ciddi ağırlıkta olurdu.”
|
Türkiye'deki yerel sinemalarda, özellikle imkânların
kısıtlı olduğu dönemlerde kullanılan "toplama" (mütemmim cüzleri
farklı markalardan birleştirilmiş) sinema makineleri, aslında birer
mühendislik harikasıdır. Bu makineler genellikle bir markanın (örneğin
Ernemann veya Bauer) projeksiyon kafası ile başka bir markanın ya da yerli
atölye yapımı bir "fener"in (lamba evi) birleşmesinden oluşurdu. |
Filmi iki bobin (makara) halinde oynatılacak hale getirmek için bu kısımların aseton ile birbirine eklenmesi gerekirdi. Ayrıca bir önceki sinemadan gelen kenardaki diş kırıkları da elden geçirilirdi. Bu zaman alan ve dikkat isteyen bir işti. Film geri götürülürken bu işlem tersine yapılırdı.
Bülent Berksan anlatıyor: İlkokul sıralarındayken ben de zaman zaman babam ile film almaya giderdim. En önemli konu, güncel filmleri kiralayabilmekti. Şile gibi küçük sinemalara yeni vizyon filmler ancak haftalar sonra verilirdi. Yabancı filmlerde ise bu yıllar sonra demekti. İstanbul’un büyük sinemaları öncelikliydi. Filmlerin kopya sayısı sınırlıydı. Ancak babamın yönetmenler ile Şile’den tanışıklığı sayesinde, küçük bir sinema olmasına rağmen görece yeni filmleri alabilirdi. O zaman “Dar Film” ile çalışıyordu.
1969 yılında Sinema Makinesi yenilendi. Polonya malı (AP 61) bu yeni makinada kömürlerin ayarı )otomatik olarak yapılıyordu. Daha öncekinde el ile yapılan ayar nedeniyle (yanan kömürleri belli aralıkta tutmak gerekiyordu) perde kararır bu da seyircilerin tepkisine yol açardı.
1973 yılı Şile için “sinemalar” dönemidir. Berksan sineması yanı sıra, Değirmen ve Güldede sinemaları da hizmet vermeye başlar. Ancak sinemanın inişi başlamıştır. Bu girişimler uzun soluklu olmayacaktır.
Rekabet ortamı içinde sinemanın yenilenmesine karar verilir. 1974 yılında sinema tamamen kapalı hale getirilir. Kalörifer sistemi döşenir. Teknik konuda yetenekli olan Dündar Berksan’ın ticari öngörü eksikliği kendini burada gösterir. Sinemanın geleceğinin kuşkulu olduğu bir dönemde bu yatırım yanlış bir karardır.
Sinema’nın sonu
Batı’da 1950 li yıllarda televizyon etkisiyle sinema seyircisi görece azalmaya başlamıştı. Yaklaşık 20 yıl sonra aynı olguyu ülkemiz sineması da yaşamaya başlar.TRT'nin 1968'de başlayan deneme yayınlarının ardından, 1970'lerin başında televizyon artık lüks olmaktan çıkıp orta sınıf evlerine girmeye başladı.
- 1974-1975
Eşiği: Televizyon yayın saatlerinin artması ve popüler dizilerin
(örneğin Aşk-ı Memnu veya yabancı diziler) başlamasıyla, halk
akşamlarını sinema salonları yerine evde geçirmeyi tercih etti.
- Ailelerin
Çekilmesi: Sinema, bir "aile aktivitesi" olmaktan çıkmaya
başladı. Salonlar boşaldıkça, işletmeciler ayakta kalabilmek için içerik
değiştirmek zorunda kaldı.
Televizyonun yükselişi, Türkiye'nin sosyal dokusunda en çok "yazlık
sinema" (açık hava sineması) kültürünü vurdu. Özellikle Şile gibi hem
sayfiye yeri olan hem de Yeşilçam’ın doğal platosu olarak kullanılan
yerleşimlerde bu değişim, bir eğlence biçiminin ötesinde bir yaşam tarzının
sonu demekti.
Levent Berksan anlatıyor: “Dallas dizisi 1980 yılından itibarenTRT1 de yayınlanmaya başladı. Dizinin izlendiği akşam 5 kişi bilet almıştı. Bu kişilere bir sonraki akşam gelmelerini söyleyerek biletlerini imzaladım. Ertesi günü sinemada yalnızca 15 seyirci vardı. Sinema televizyona yenik düşmüştü.”
Sinema’da çalışmak cazip bir işti. Çetin Sürmene, Şakir Sarı, Hüsnü Zeren, kısa bir süre İhsan Çayıroğlu, Erol Dilek ve uzun yıllar Mehmet Demir emek veren isimlerdi. Şile Sineması da diğer birçok şey gibi anılarda kaldı.












Hiç yorum yok:
Yorum Gönder