Ağaçlar ayakta ölür derler, ahşap evlerimiz de birer birer ayakta öldüler…
Eski Şile fotoğraflarına gıpta ile bakıyoruz. Kasabamızın uzun yıllar değişmeyen bir silüeti vardı. Ahşap malzeme gelenekten gelen mimari formlar ile birlikte, size bir mimari disiplin dayatır. Şehir planlamasının ve mimarların olmadığı bir dönemde, topoğrafyaya bu kadar uygun, birbirlerini rahatsız etmeyen evlerin oluşturduğu bir görüntüyü başka nasıl açıklayabiliriz?
Belli bir yaş kuşağı olarak çoğumuz bu evlerde doğduk ve yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Ahşap ve kerpiç örgülü duvarların, Şile’nin rutubetli havası için sağlıklı bir ortam oluşturduğunu biliyoruz. Kabul edelim ki bazı sorunlar da yaşanıyordu. Organik malzeme birtakım canlılar için yaşam ortamı oluşturuyordu. Ses yalıtımı pek uygun değildi. Isıtılması da kolay değildi. Çocukluğumuzda soğuk yatak odalarında yattık. Seyyar ısıtıcılar diyebileceğimiz mangalların önemli bir işlevi vardı. Kesilen odunları taşımak çocukluk eğlencelerimiz arasındaydı.
Ahşap evlerimizin başlangıç tarihi ile ilgili elimizde sağlıklı kayıtlar yok. Evliya Çelebi 1640 Seyahatnamesinde “Altıyüz kadar mamur, kiremitli güzel ev” den söz eder. Evlerin dönemsel olarak yenilendiğini tahmin edebiliriz.
Bakın Reha Günay “Şiledeki Ev” adlı kitabı için ne söylüyor: “… Bu kitapta Şile’de çocukluğumun bir bölümünü geçirdiğim evle ilgili anılarımı bulacaksınız. Bunların özellikle sadece evle ilgili olmalarına çaba gösterdim. Şile’yi ve diğer anılarımı buna katmadım. Çocukluğumda duyduklarımı, evde gördüklerimi ve bulduklarımı daha iyi anlamak için onları çeşitli kaynaklardan araştırdım. O yüzden anılarımın uçuşan hikâyeleriyle o zamanın gerçeklerini yan yana bulacaksınız. Bu sayede ben de bir bakıma ayaklarımı yere basmış oluyorum. Kim bilir, belki ‘basmasaydın’ da diyebilirsiniz! Kitapta yer alan eşyalar ve nesneler benim için evle özdeştir. Onlar olmadan ‘Şile’deki Ev’i düşünemiyorum. Ayrıca bu nesneler yüz yıl önceki bir Osmanlı ailesinin envanteri sayılır. Maddi değeri olmasa da halkbilimi ve kültür tarihi açısından önemlidir. Bu tür günlük kullanım eşyaları artık pek az evde veya müzelerde kaldı. Bu nesnelerin evle birlikte yaşaması en büyük dileğimdir…”
Şileli Adamantidu da kendi evlerini tarif ederken adeta bizimkilere de gönderme yapar. Ancak onların evleri bitişik nizamdır.
“Evlerin çoğu iki veya üç katlıydı. Giriş katında odaların açıldığı geniş bir salon bulunurdu. Bazı evlerde salonun dört bir yanında odalar olurdu. Ortadan bir merdivenle bodruma inilirdi. Bazı evlerde, merdivenin üstünde bir bodrum kapağı bulunurdu. Ayrıca üst katlara çıkan bir merdiven daha vardı.
Evin inşaatına başlarken, önce kayalık zemin düzleştirilir, kireç harcı kullanılarak bodrum katının taş duvarları örülürdü. Nemli zeminlerde harç, kireçli harç, ufalanmış kiremit veya tuğla kullanılırdı. Temelin atıldığı ilk gün, temeller ayazma suyuyla kutsanır ve mutlak surette ilk dikmenin yapımında kurban olarak bir horoz kesilirdi.
Genellikle ahşap olan yapılarda dikmelerin arası ahşap kirişlerle ve tahta çubuklarla bağlanır, araları saman karıştırılmış killi toprakla doldurulurdu. Duvarların yüzeyleri kireçle sıvanır, dış cephe üst üste bindirilmiş tahtalarla kaplanırdı.
Oturma odaları gece yatak odalarına dönüşürdü. Duvarların tertemiz yüklükleriyle derli toplu dolaplar olurdu. Falia denen bu dolaplara yiyecek, tabak, çanak konur, “feridia” denen dolaplara ise çarşaflar, yorganlar, yastıklar, iç çamaşırları yerleştirilirdi.”
Bugün “akıllı evler”den söz ediliyor. 1870-80’ler gibi bir tarihte yapılan, Kapancıların (Ahmet ve Mehmet Kapancı) üç katlı ahşap evinin içinde bir kuyu bulunuyordu. Ayrıca zemin katta yer alan bir oda büyüklüğünde sarnıcı yağmur hasatı ile dolduruluyordu. (Oluk sistemi kurşun borular ile sarnıca bağlanmıştı.) Evin içinde su şebekesi vardı. Büyüklerin yatak odası olarak kullanılan odalar, ahşap kapaklı şömine benzeri ocaklar ile ısıtılıyordu. Biz bunlara “ocaklı oda” diyoruz. Ayrıca diğer evlerde olduğu gibi banyo dolaplı odaları da var.Necla Berksan anlatıyor: “Ahşap evin çatı arası çok toz biriktiğinden, yılda bir defa süpürülerek temizlenirdi. Sarnıca üst odadaki zeminden girilirdi. Giriş yeri dar olduğu için, biz küçükler iner sarnıcı zaman zaman temizlerdik”
İnanıyorum ki, bu evlerde yaşamış olanların kendilerine özgü ahşap ev deneyimleri vardır. Planları ailenin gereksinimine göre biçimlenmiş, temel elemanları geleneklerden gelen evlerimiz adeta küçük dünyalardı. Şimdi bizler apartman dairelerinde yaşıyoruz…
Mimari tanım:
“Şile’deki geleneksel konutlar, bulundukları coğrafi konum,
yapım sistemi ve kullanılan malzeme açısından değerlendirildiğinde, ‘İstanbul
ahşap karkas mimarisi’ ve ‘Sivas-Balkan hımış tekniği’ karakterlerini
yansıtmaktadır (Kazmaoğlu ve Tanyeli 1979; Cerasi 2001; Şahin Güçhan, 2018’ten
aktaran Varlı, 2023, s. 50). Konutların temeli yığma taştan oluşmakta; üst
katlarda 1-1,5 m aralıklarla ana taşıyıcılar, 40-60 cm aralıklarla ikincil
ahşap elemanlar yerleştirilmektedir (Süyük Makaklı, 2019, 278). Araları kerpiç
tuğla ile doldurulmakta, üst katlarda ise dal-örgü tekniği uygulanmaktadır
(Şekil 10-12). Bu teknikte kestane şeritleri çamur ve saman dolguyla
kaplanmakta; dış cephe ahşap yatay kaplamalarla bitirilmektedir.”
Meraklıları için:







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder